Ucu bucağı görünmeyen, alabildiğine mavi bir manzaraya karşı kollarını iki yana uzattı. Ufuk çizgisine odaklandı ve yavaşça gözlerini kapattı. Hala göğün ve denizin kesiştiği noktayı görebiliyordu. Arkasındaki derin ormandan gelen seslere odaklanmaya çalıştı. O kadar rahat hissediyordu ki, neredeyse bir uçurum kenarında durduğuna kimse inanmazdı. Oldukça yüksek bu yere uzun uğraşlar sonunda çıkmıştı ve buna değmişti. Esinti sırtını okşuyordu. Saçları yüzüne çarparken tebessüm etti.
“Hey!” İrkildi. Dengesini kaybedip tökezleyince kalp atışları hızlandı. Korkuyla sesin geldiği yöne döndü. Ağaçların arasından biri ona doğru koşuyordu. Yaklaştığında bu endişeli yüzü nerede görse tanıyacağını düşündü. “Her yerde seni aradım. Ne yapıyorsun burada?” Cevap vermeye gerek duymadı. “Güneş batacak. Eve dönelim.” Bu tam da kalması gereken bir zaman değil miydi? İkna etmeye uğraşmadı. Bir adım atarak kabullendi. İrili ufaklı taşların olduğu bu yolu dönerken hiç sevmiyordu. Ayağını sertçe yere vurdu ve etrafa birkaç taş sıçrattı. Keyfi kaçmıştı. Oysa dakikalar önce huzurluydu. Neden gidiyorlardı ki? Ateş yakıp sıcak bir şeyler içerek gökyüzünü seyretmek gibi bir seçenekleri varken neden taş duvarların arasına dönüyorlardı? Aklına Oscar Wilde’ın şu sözü geldi: “Nereyi seversen orası senin dünyandır.” Burayı seviyordu. Kalmak istiyordu. Onu eve götürmek için gelmek yerine uyku tulumu getirebilirdi. Tekdüze hayatlarından sıyrılıp civarda kamp yaparak geceyi geçiren ziyaretçilere benzerlerdi. Şanslılarsa yıldızlar görünürdü. Takımyıldızları bulmaya çalışırlardı. Mutfağın bir köşesinde duran piknik sepetini anımsadı. Hiç kullanmadıkları bu sepet malzemeler için gayet uygundu. Su, yiyecek ve mümkünse kitap. Ateşin yaydığı ışık yeterdi ama lamba da alsa iyi olurdu. Yeni aldığı kitaba burada başlardı. Sesli bir şekilde okursa belki sonra kahramanlar, olaylar hakkında konuşurlardı. “Yine çok sessizsin.” Baktı. Etrafı incelemeyişi gözünden kaçmamıştı. Aceleyle yürüyordu. Saçma bulduğu halde adımlarını onunkilere uydurmaya çalıştı. Sanki bir yere yetişeceklerdi! “Bu sabah bahsettiğim konuyu hatırlıyor musun? Konuştum bizimkilerle. Yapalım diyorlar. Yapalım tabii, kârlı bir iş olacak. Herkes kendi payını alır. Sonra artık kim ne istiyorsa…” Duymamaya başladı. Kulaklarında aralıklı bir çınlama ve uğultu vardı. Kaşlarını çattı. Parmaklarını şakaklarına bastırdı. Ayağı kaydığı anda onun kollarını hissetti. Kucağına almıştı. Bir şeyler söylüyordu. Kapanan gözlerini tekrar aralayabildiğinde dudaklarına baktı. Ağzından çıkan kelimeleri anlamaya çalıştı ama anlayamadı. Sadece endişe görüyordu. Artık daha hızlı olan adımların verdiği sallantı hissine suratını buruşturdu ve kafasını geriye attı. Hava kararmaya başlamıştı. Bulutlar yerini belli belirsiz yıldızlara bırakıyordu.