Bu yolculuk diğerleri gibi değil; dinginlik seziyorum. Rüzgar güllerinin yanından geçerken camdan dışarı bakıyorum dönüşlerini kaçırmamak için ama neredeyse hareket etmiyorlar. Öylesine yavaş, sakin… İlerledikçe durumun değişeceğini biliyorum. Kalabalığa yaklaşıyor araba. Tuhaf olan gidiş şeklimiz sanırım. Nereden nereye derler ya, umarım renklerin hala olduğu yere.
Şehrin girişinde gürültüyle karşılaşıyoruz. Bir şeyler anlatabilmenin yolunun yüksek sesle konuşmak olduğunu düşünen bir insan daha gişede şansını deniyor. Hiçbir şey hissetmemiş olmamsa içimin rahatlığından. Çünkü biraz sonra köprüde denizi izleyeceğim. Derler ya insanın kaçış noktası olmalı, bir de buluş noktası olmalı.
Ne için tartıştıklarından emin değillerdi. Üst üste cümle kurmaya çalışıyor, gelişigüzel konuşuyorlardı. Çok geçmeden sağırlığa dönüştü. Birbirini duymayan bir sağırlık ve tek bir sesin, kendi sesininin getirdiği sessizlik. Anlaşamamaları beklendikti bu yüzden. Yine de derler ya umrunda olsaydı şu an böyle yapmazdın. Zamanların karıştığını fark etmeden söylenen bir söz sadece. Dün, bugün, muhtemelen yarın.
Gökdelenlerin arasından yüzüme vuran gün ışığı gözlerimi alsa da kapattığımda hala var diyebileceğim şey umut olur. Sanki belli belirsiz bir el yavaşça sürmüş umudu yola ve geri çekilmiş. Kafamızı kaldırdığımızda görebildiğimiz tüm o güzellikler, boyanmış gökyüzü serilmiş önümüze. Tamamlanıyor resim tonlarla. Bu yüzden derler ya sen elini çekme üzerimden. Yoksa bulutsuz kalırım.
Akşam oldu ve belirdi yaşayanların ışıkları. Yayıldı havaya, yer kapladı. Haber vermeden, bir anda dahil oldu güne. İşte derler ya her gün aynı saatte buluşalım…