Bugün yazmak istedim sana. Yazdıklarımı nereye göndereceğim? Hangi gecenin karanlığında, hangi gün batımındasın? Zamanın seninleyken geriden gelerek bitişi gibi mi hala sonraki güne uyanmak?
Gri havalarda güneşi beklemek sessiz bir telaştır. Ya saklamak? Göz altlarındaki kırışıklıkları takip ederken hayatın sana danışmadan aktığını bilerek saklanmak, umutlarını saklamak mıdır? Posta kutun var mı bu arada?
Bize dair bir kitapla karşılaşmak, o heyecanı yaşamak ve durdurmaya çalışmayacağım bir kalp çarpıntısıyla sarılmak isterdim sayfalarına. Ama okuyamazdım. Muhtemelen her sayfa numarasında yatıştıramayacağım bir korku yaşamayı, sonuna yaklaşmanın verdiği sıkıntıyla boğuşmayı göze alamazdım. Hikayeyi sana yazacağım. Bana benzemeyecek.
Yıllar, anda fark ettiğin geçmiştir. Zamanla birikip öylece yığılmayı severler. Ama her zaman donakalınan buluşma olmak zorunda değildir. Yumuşak görünümüyle izlenilesi bulutlar da sarabilir seni. Biriktirdiklerine, hissettiklerine bir gülümseyişle bakarken sallanan sandalyede, omuzlarına örtülmüşler gibi düşleyebilirsin. Hem de şöyle bol yağmurlu bir günde. Yağıyor mu orada da?
Sıkışmayalım artık konularda. Teşekkürlerimizi içimizden edelim. Ağzımızdan çıkınca hoşça kal’a dönüşmesinler, merhaba’ya da. Ne vedalaşacağız seninle ne de yeniden tanışacağız. Onca bulutu bir köşede üst üste bırakarak kalkıp geçemeyiz içeri. Çünkü kendimizi tanıtamayacak kadar biliyoruz yemyeşil manzarada gördüklerimizi, göreceklerimizi. Kahve soğusa da havadan.
Özlemek, hatırlamak, unutmak, küsmek, ağlamak, barışmak… Yaşanmış tüm kelimelerin canlılığı ve bir o kadar da son nefesi var. İşte bu yüzden dağılmayalım detaylarda. Seni hep renkli kartpostallarda merak ederdim. Artık ben, sen’im ve mektuba dönüşmeyeceğim.