People come and people go
Places come and places go
Olabileceğini düşündüğümüz yeni bir Nisan’a kadar dolduralım her şeyi. Bu nasıl bittiyse o zamanı da bitirdiğimizde şanslı sayarız kendimizi. Anlatırız kıyı masalarında kahkahalarla. Gözümüz dalgaların arasına, dudaklarımıza gülümseme ilişir. Hatırlar ve yine anlatırız. Ilık havaya sarılırken güneşin son ışıklarını hisseder, ilk ışıklarını bekleriz. Gün içinde daralır, başlangıcını ve sonunu isteriz.
Kim olduğunu değil, ne ifade ettiğini göreceğim. Kimi zaman yüzeysel gelecek. Yığılmış betonların arasında kalan ruhun, şehrin karanlığıyla aydınlanabilecek. Nefes alamadığını düşünsen de yeterliymiş gibi davrandığında sıkışacaksın. Kimi zamansa sıcaklığınla baş edilemeyecek. Sımsıkı tutunuyormuş gibi hissettireceksin. Eğer sormayı bırakırsam kimsin diye, uzun uzadıya kendimim desen de bilemeyeceğim.
Valiz tıkırtısı hep aynı anıya götürecek. İçinin yeşerdiği bahar, karşı koymayı düşünmeden sevdiğin yaz akşamı, döküldüğün o mevsim ve tüm serinliği ile savuran kış taşıyacak seni. Umutlarını, isteklerini sığdırdığın günleri ve haftaları sürükleyeceksin eve. Nasıl kapılacağız renklere tahmin edemesek de değişecek hava kulaktan kulağa deniz manzaralı bankta. Bu yüzden duymak isteyeceğiz: Sen beni dinle, benimle gör.
Tatilin ilk günü heyecanıyla dinlenip son günü mahmurluğuyla uzanabiliriz varoluşumuza. Kitabın sayfalarını birlikte çevirir, tahmin edemediklerimizi katlar bir manzaraya iliştiririz.
Ve işte artık ardın önündedir.
‘But I’d like you to stay’